taşındım
18/7/2008 ·
Sayfanın halini görünce şaşırmışsınızdır büyük ihtimalle. Sonunda blogspota taşınanlar kervanına ben de katılmak durumunda kaldım. Bundan böyle bu sayfa arşiv hizmeti verecek.
Yeni yazılarımı http://sarkuteri.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz.
YEC
Yorum (0) Yorum yaz!
DEMIRYOLU GÜNLÜĞÜ 4
17/7/2008 · Kategori: Sevgili-Dunluk
Sevgili okuyucu merhaba. Doğrusunu isterseniz kendimden böyle bir yazı performansı beklemiyordum. Her yeni gün bir tane yazıyorum nerdeyse... Sanırım bu biraz da trenlerde yapacak daha iyi birşey bulamamamdan kaynaklanıyor. Yine trendeyim ama bu son. Şikago' dan kalkıp taa Los Encılıs' a giden bu seferkinin ismi Teksas Kartalı. Vay anam vay isimlere bak hizaya gel... Dostumuz kartal zamanında alçalabilirse Sent Luis semalarında bırakacak beni. Bundan sonra yol bitiyor diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Sent Luis istasyonunda beni karşılamaya gelecek kişiyle tahminen üç saat sürecek bir araba yolculuğunun ardından nihayet Ozark Gölü' ne ulaşabileceğiz. Tabi bütün bunlar Ozark Gölü' nün kabahati değil. A ve B kentleri arasındaki en uzun yolu kendi rızasıyla seçmiş olan bir C kişisinin, yani benim kabahatim. Tabi kabahat denebilirse, sonuçta bir deneyim bir açılım, bir bir...
Aha, geyik geçti önümden. Şaka yapmıyorum, tam bu anda kafamı çevirdiğimde çalılığın arkasına kaçan yavru geyiği gördüm. Yani boyutlarına bakarak yavru olduğunu tahmin ediyorum. Bana bir işaret te olabilir bu; geyiği kes, yazıya dön gibi...
Biliyor musunuz, Mayami' den çıktığımdan beri bir daha hiç rastlamadım bavullarıma. Umarım onlar da benim bindiğim trenleri tercih etmişlerdir. Aksi takdirde çok fena kızıp kulaklarını çekeceğim. İki üç saat içinde anlaşılacak bu, ben indikten sonra peşimden inmedikleri takdirde vay hallerine.
O değil de tren geri geri gitmeye başladı şimdi de! Şaka yapmıyorum. Bazen yanındaki tren ilerlediği zaman sen geri gidiyormuşsun gibi olur ama öyle değil, meranın ortasındayız. Başka tren yok. Geyiği gördüğüm yere tekrar geldik. Geyik yok. Durduk. Bekliyoruz. Haydaa! Gidiyoruz. İleriye bu sefer.
Trenlerle ilgili çok güzel bir fıkra biliyorum anlatayım mı? İki gündür istasyonların önünden gelip geçiyorum ya, oradan aklıma geldi... İki arkadaş trende gidiyorlarmış, biri diğerine demiş ki "bu yaklaştığımız istasyonda hafızasının gücüyle ünlü bir hareket memuru vardır, ona isteğin herşeyi sorabilirsin" İstasyona varınca camı indirmiş öbür adam ve hareket memuruna doğru seslenmiş "Bakar mısınız size bir soru sorabilir miyim?" "Buyrun" demiş hareket memuru. "Acaba bu sabah kahvaltıda ne yediniz?" Hiç düşünmeden cevaplamış memur "yumurta" diyerek... Aradan tam on beş yıl geçmiş, fıkra bu ya bizim iki arkadaşın yolu yine bu istasyona düşmüş. Bir de ne görsünler memur hala aynı memur... Camı indirmiş yıllar önce soruyu soran adam "Nasıldıııııııı?" diye bağırmış. Hareket memuru hiç sektirmeden yanıtlamış "Rafadan"
Şimdi de bıraktığımız yerden üçüncü yazıya dönelim okuyucu, sen öğrendin bizim sistemimizi. Daha yeni bindin Şikago trenine anımsa... Burger falan yedin hani binmeden. Hah, işte o burgercinin önünde yüksek sesle konuşan bir zenci vardı, uzunca boylu... Karşısındaki adamı rahatsız ediyor diye güvenlik gelip kenarı çekmişti. Yo kaygılanma, bunları hatırlamaman normal, henüz anlatmadım çünkü. Şimdi başlıyorum...
Bazı insanlar vardır toplum içinde yüksek sesle konuşup ilgiyi kendi üzerlerine çekmek isterler. Anlattıkları çoğu zaman gereksiz şeylerdir, kulak verip dinlerseniz hayata, insanlara yönelik yakınmalar işitirsiniz. Bazen de komik şeyler anlatırlar. Öyle zekice buluşlar olduğu için değil, toplum içinde utanıp söyleyemediğimiz şeyleri fütursuzca bağıra çağıra söyledikleri için güleriz onlara. O burgercide oturmuş sakin sakin pateteslerimi yerken işte böyle bir insana tesadüf ettiğimi anlamıştım. Uzun boylu siyah adam bitmek bilmez bir gevezelikle konuşuyor, etrafındakileri kelimelere boğuyordu. Bulunduğum yerden ne anlattığını duyamıyordum ama kısa zamanda olay yerine gelen güvenlik, işlerin pek te iyi gitmediğine dair bir işaretti. Tabaktaki son patatesin ardından sesler yükselmeye başladı. Hesabı ödeyip dışarı çıktım. Polis adamın koluna girmiş, babacan tavırlarla "bak koçum, burada problem istemiyoruz" gibisinden bir konuşma yapıyordu. Zenci adamın "Vay yu gays badıring mi?" diye bağrışlarına aldırmadan sakin sakin tane tane konuşan bu polis memuru Hulisi Kentmen' den başkası olamazdı! Yüzüne doğru dikkatlice bakınca onun gerçekten de Hulisi Kentmen olduğunu görüp şaşkınlıktan elimdeki çantamı düşürdüm, demeyeceğim... Çünkü dersem olay günlük yazısından çıkıp bambaşka bir alacakaranlık kuşağına sürüklenecek. O yüzden efendi gibi yazıma devam edeyim okur. Ne diyordum, ha işte bu zenci adam bir şekilde kontrol altına alındı ve onu göreceğim bir sonraki noktaya kadar gözden kayboldu. Bu bir sonraki noktanın Şikago treni giriş kapısı olması büyük bir talihsizlik olarak kabul edilebilir. Ama adamın trene bindikten sonra benim vagonumu seçecek olması çok daha büyük bir talihsizlik örneğidir. Gelin şuna çöldeki kutup ayısı ile karşılaşma bedbahtlığı diyelim. İşte bende ondan var.
Yolculuğun ilk dakikalarında hiç sesi çıkmıyor trabıl guy- bela adam' ın. Acaba uyumuş olabilir mi diye dönüp çaktırmadan bakıyorum. Gözlerini camdan dışarı dikmiş çakmak çakmak bakıyor. Belli bir şeyler var kafasında. Normal insanlarda olmayan, uygunsuz bir yerine basıldığı zaman kıvılcımlar saçan bir kafa bu. Aman diyorum, böyle camdan baka dursun, derin, rahat, sakin... Ve yol boyunca şarkılarıyla ilham veren Erkan Oğur' u dinlemeye dönüyorum.
Vaşintın Disi' nin yoğun kent görüntüsünden bağ, bahçe, tarla manzalarına dönüyoruz. Trenle seyahat etmenin belki de en keyifli yanı gözlerinizin önünden akıp giden bu hayat parçalarıdır. Dünyada bir daha hiç karşılaşmayacağınız insanların kahve sefalarına tanık olursunuz. İçinde hiç ibadet etmeyeceğiniz kliselerin bahçesinde koşan çocuklar görürsünüz. Belki bu kasabadan hiç çıkmadan yaşlanıp ölenler vardır... Hah, mezarlık ta buradaymış... Küçükken oynadığım "eğer orada doğsaydım" oyunu geliyor aklıma. Türkiye' de İstanbul şehrinde bir Türk vatandaşı olarak doğmak yerine Afrika' da bir kabilede, götü başı açık bir babanın götü başı açık oğlu olarak dünyaya gelseydim eğer... Yine aynı düşüncelere ve huylara sahip olur muydum? Belki evet, belki hayır. Ama şurası kesin ki önünden geçtiğimiz bu küçük Amerikan kasabalarından birinde doğmuş olsaydım ne Türkiye, ne de Türkler hakkında en ufak bir fikrim olmazdı. Dört çeker cipimle kız arkadaşım Meriyen' i görmeye giderken önümü kesen bu uzun Los Encılıs trenine sağlam bir küfür basardım muhtemelen.
Çocukluğumda resmini yaptığım kara trenler gibi dumanını savurarak olmasa da ona eşdeğer bir gürültü çıkararak ilerliyor şimdi lokomotif... Oturmaktan sıkılıp dolaşmaya karar veriyorum. Bu sefer yanımda muhabbet şinas bir zenci bayan oturuyor. Onun verdiği rahatlıkla bilgisayarımı, çantamı rahatlıkla bırakıp gidebilirim. Yani daha önce yaptığım gibi her ayrılışta tüm eşyaları valize kaldırmadan!.. İlk işim tuvalete gidip yüzümü yıkamak oluyor, sonra klozetin kapağını kaldırıp içeri bakıyorum. Bu bir çeşit hobi bende. Ne zaman tuvalete girsem kapağı kaldırıp içeriye bakarım. Nefis! Tertemiz. Vakumlu bir sistem var, suyu öyle bir şiddetle emiyor ki yakalasa beni de çekip alacak. Bir iki defa daha oynuyorum sifonla. Valla güzel icat... Aklıma bizim TCDD' nin alaturka tuvaletleri geliyor. Ve kapılarındaki o talihsiz uyarı yazıları:
"Lütfen istasyon ve yakınlarında tuvaleti kullanmayınız"
Bu uyarının sebebini tuvaleti kullandığım bir anda tesadüfen keşfetmiştim; onikiden vurmayı amaçladığımız o nihai delik, kısa bir boruyu takiben ana yurdu dört baştan ördüğümüz o demir ağlara açılıyordu! (Bknz: Onuncu yıl marşı)
Tuvaletten çıkıp yemek vagonuna geçtiğimde gördüğüm manzara karşısında şaşa kalıyorum, adamlar koca bir vagonu olabildiğince pencerelerle örüp yolcular için harika bir yemek yeme ve dinlenme yeri oluşturmuşlar. Altta alışverişinizi yaptıktan sonra pencerelere dönük koltuklardan birine oturup manzaranın tadını çıkartabiliyorsunuz. Biraz yardımcı olmak üzere bir fotoğraf yerleştireyim tam buraya...
Trenin iki katlı olduğunu söylemiş miydim? Burası seyr-i alem katı, tam altındaysa aile masaları ve kafeterya yer alıyor... Neyse, bu fotoğrafı çekip biraz etrafı izledikten sonra bir bira almak için aşağıya iniyorum ve bilin bakalım kimle karşılaşıyorum? Abraham Lincoln... Hayır. Pek koltuğunda oturmadığı için varlığını neredeyse unuttuğum uzun zenci adam. Trabıl Guy. Büfedeki görevliyle yüksek sesle tartışıyorlar. Sorun sosislinin pahalı olması... Görevli ne kadar alttan almaya çalışsa da çare değil, trabıl guy hızını almış bağırıyor: "Zenci olduğum için bana böyle davranıyorsunuz di mi?" Kafamı çevirip sırada bekleyenlere bakıyorum Benden başka herkes zenci. Büfecinin kendisi de dahil. Amerika' ya geldiğimden beri yaşadığım en komik şey bu! "Bayım böyle davranmaya devam ederseniz güvenliği çağıracağım şimdi" diyor büfeci. Bizimki tam olarak anlayamadığım bir küfür savuruyor. Arkamda sırada bekleyen zenci bayan yüzünü ekşiterek yukarıya kaçıyor. Bense yurdum insanlarına özgü bir kavga izleme merakıyla keriz keriz beklemeye devam ediyorum. Büfeci dolapları, çekmeceleri kitlemeye başladığında bile herhangi bir bir tedirginlik belirtisi yok... Nihayet elinde jopuyla gelen azman güvenlikçiyi görünce silkinip "sizin de işiniz zor be abi" yılışıklığıyla olay yerini terk ediyorum. Merdivenleri tırmanırken arkamdan gürleyen bas bariton ses "bir daha rahatsızlık verirsen seni trenden atacağım" diye yankılanıyor...
Yerime geri döndüğümde konuşkan yol arkadaşımı karşı koltuktaki bayanla muhabbet ederken buluyorum. Annemin şehirlerarası otobüs yolculuklarında karşı koltuktaki kadınla akraba olmasından farklı değil bu. Belki tek fark sohbetin benim tahsil hayatım üzerine değil de trendeki kaba adamın yaptığı rezillikler üzerine olması. Tabi bu kaba adam bizim trabıl guy' dan başkası değil ! Anlaşılan bizimki kısa zaman içerisinde tren çapında bir şöhrete kavuşmuş. Şöhretini borçlu olduğu bir çok kabahat arasında; küfür etmek, bira şişelerini sağa sola fırlatmak ve yolcularla tartışmak en başta gelenlerden... Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, diyerek tekrar koltuğuma gömülüyorum. Yapabileceğim çok ta fazla birşey yok açıkçası, Brus Vils gibi kahramanlıklar yapıp treni bu adamdan kurtarayım diyeceğim ama bir kere kel değilim. İkincisi, her yeni sahnede daha da koyulaşan kan lekesiyle kirletebileceğim beyaz bir atletim yok. Benimkiler mavi (bknz, icraatın içinden yazısı)
Kendi kendine zırt pırt durma huyu olan trenimiz gecenin dört küsüründe tekrarlıyor adetini. Uykuyla uyanıklık arası bir haldeydim. Yanımdaki teyzeler tam gaz dedikoduya devam etmedeler, fakat rahatsızlık vermemek üzere konuşmayı fısır fısır kıvamına çekmişler. Bu fısır fısır' ların normal ses tonundan daha da sinir bozucu olduğu eminim akıllarına bile gelmiyor. Sevgili anneciğim en azından gece seyahatlerinde uyumayı yeğlerdi. Bu teyzeler daha yaman muhabbetçiymiş... Üç polis dalıyor vagona, hafif bir koşma temposu içindeler. Trendeki güvenlikten farklı, bayağı amerikan polisi görünümündeler. Meraklıca yerimizden doğrulup arkaya doğru bakıyoruz. Bizim trabıl guy' ın oturduğu koltuğun orada duruyorlar. Çok geçmeden trabıl guy dalıyor aynı kapıdan "Vay yu gays badıring mi?" favori sorusuyla beraber. Gözlerimi oğuşturup daha dikkatli bakınca ellerininin kelepçeli olduğunu farkediyorum. Polis eşyalarını alıyor trabıl guy' ın. Topu topu iki naylon poşet. Bu dakikadan itibaren bela adamlıktan ayrılıp zavallı adamlığa terfi ediyor nazarımda. Kafasında taşıdığı kıvılcımlar çıkaran o düğmeleri olmasa pekala trabıl guy da çocuklarına götürmek üzere erik pestili taşıyor olabilirdi bu naylon poşetlerde. Ve belki de gerçekten erik pestiliydi onlar, kim bilir?.. Vagonun geniş pencerelerinden bir amerikan polisiye filmi izler gibi izliyorum gerisini. İki polis kollarına girmiş olduğu halde ekip otosuna biniyor trabıl guy... Karanlığın içinde hiçbirşeyin ortasında bir yerdeyiz, niye böyle bir buluşma noktası seçidiğini anlayamıyorum doğrusu. Polis arabaları uzaklaşır uzaklaşmaz homurdanıyor lokomotif. Galiba filmin son sahnesi bu, yukarıdan aşağıya kayan yazıları bekliyorum bir süre... Tabi bir tren penceresinden çok fazla şey beklemek lazım. Tek gördüğüm gittikçe hızlanan adımlarla geriye koşan ağaç dalları oluyor. Ve gözlerini tavana dikmiş tarifsiz bir huzurla gülümseyen genç adama zum yaparak kapatıyoruz sahneyi. Trabıl guy' ın koltuk arkadaşı bu.
Sabah Şikago' ya vardığımızda tüm bu olup bitenler unutulmuş bir rüya kadar uzak bana. Türlü nedenlerden dolayı yaptığımız rötarlar yüzünden tam üç saat geç varmışız Şikago' ya. Makinistimiz özür dileyen bir anons yapıyor şimdi. Saatime baktığımda üç saat değil iki saatlik bir rötar hesaplıyorum. Hemen ardından ekliyor Makinist:
- Saatlerinizi yerel saate göre ayarlayabilirsiniz.
Haydaa! Yerel saate uymak için zamanı 1 saat ileriye almamız gerekiyormuş. Oldu mu şimdi bak, fazlasıyla doğuya gelmenin cezasısını çekiyoruz. Amerika Birleşik Devleti içinde doğudan batıya tam dört farklı zaman dilimi bulunuyor. Ve ben en batıdan ikinci dilime doğru geldiğim için saatimde bir saatlik oynama yapmalıyım. Yapayım yapmasına da kötü olan şey Türkiye ile aramda bulunan 7 saatlik farkın bundan sonra 8 saate çıkacak olması... Bu da memlekete telefon etmek için elimi daha çabuk tutmam anlamına geliyor. Zira sizler gece oniki gibi yatmaya hazırlanırken ben henüz öğleden sonraki dördün telaşında olacağım.
Şikago filmlerden hatırladığım gibi bir şehir. Geniş caddeleri ve merkezinde bulunan gökdelenleri ile ünlü. Zaten ünlü olacak başka da birşeyleri yok ki adamcağızların. Bırakalım versinler kendilerini caddelere, sokaklara, kulelere... İşte bir kare ile geçiyorum. 
Şikago Vaşintın Disi gibi geniş bir toplu taşıma ağına sahip değil. Tek yapabildiğim istasyon çevresini adımlamak oluyor. Zaten bir sonraki treni yakalamak için de sadece iki saatim kaldı. Bir dahakine her şehirde bir iki gün harcayabileceğim bir tren seferi ayarlayacağım. Böyle çalma çırpma şehir fotoğrafçılığı kesmiyor. Yine istasyon binası içinde bir kebapçı bularak karnımı fevkalade doyuruyorum. Yayık ayranı uykumu getirmese bari... Oradan çıkıp Bolu' lu Hasan Usta Şikago İstasyon şubesine geçiyorum. Yo söylemeden geçemeyeceğim, kaymaklı ekmek kadayıfının kaymak kıvamını iyice bozdu bunlar. Biraz dikkat, biraz özen diyorum... Trenimin kalkmasına yarım saat kalmış. Dediğim gibi, bavullar inşallah benimle beraber geliyorlardır, yoksa yoksa çok fena...
Haydi bakalım yazının başına geldik. Üşenme dön bir bak hemen! Teksas Kartalı falan muhabbeti... Şimdiyse aramızdaki 9 saatlik yazma-okuma farkı kısaldı okuyucu. Ben kendim Sent Luis sınırlarına girdim. Hava karardı. Beni Sent Luis istasyonunda bekleyen zavallı Su' ysa çoktan ağaç oldu. Çünkü bu tren de öbür ağabeyi gibi bir güzel rötar yapmış durumda. Normal tarifenin iki saat gerisindeyiz. Sana tekrar uzun uzun neler yaptığımı anlatmayacağım. Yazı yazmaktan başka birşey de yapmadım inan. Ve yazı yazmaktan anam ağladı dersem, abartmış bile olmam okuyucu. Beni sev. Hepsi senin içindi bunların. Sen oku, benim kadar içinde ol istedim olayların. Günlük bitti mi? Valla bitti. Son bir cümleyle bağlamayacak mıyım? Bağlamazsam hatırın mı kalır okuyucu?
YEC
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
DEMIRYOLU GÜNLÜĞÜ 3
19/6/2008 · Kategori: Sevgili-Dunluk
Nihayet Şikago trenindeyim. Canımı sıkan iki nokta var: 1- Bu trende priz yok (ütüyü nereye takacağız?) 2- Bilgisayarımda bir atımlık güç kaldı. Canını sıkan bunlar olsun aslanım, diyerek zor günler için sakladığım çizgili defterimle kalemimi çıkarıyorum. Çok eski zamanlarda insanlar yazı yazmak için bu gereçleri kullanırlarmış... - Buyur arkadaşım ne vardı? - Siz yataklı vagonda mı kalıyorsunuz? - Yo hayır? - O zaman buraya giremezsiniz. - Tamam (Ne bağrıyon?) Yerime dönüp nöbeti tekrar kıçıma devrediyorum. Kıçımın benim için yapabileceği çok fazla şey yok, uykuya dalıyorum... Ertesi sabah gözlerimi açtığımda ABD' nin başkentindeyim, kondüktörler "Disi, Disi" diye bağırmadalar... Sultanahmet meydanındaki Dikilitaş' a benzeyen uzun kuleyi seçiyorum uzaktan ve beyaz sarayın çatısını. Bu şehirde ne yapılır, nereye gidilir hiç bir fikrim yok. Ama toplu taşımanın gelişmiş olduğunu duyduğum için hemen bir metro istasyonunda alıyorum soluğu. Şehrin metro haritasını edinip gelen ilk trene biniyorum. Sonra Çin Mahallesi' ne, bir önceki yazıyı postaladığım starbaks' a varıyorum. Geniş caddeleri ve resmi binalarıyla tipik bir başkent Vaşintın. Tabi, sen kaç tane başkent gördün hacı, diye soracak olsanız verecek cevabım yok... Metro haritasını hazırlayanlar, turistlerin ilgisini çekebilecek mekanları da belirtmişler. Bunların içinde "Amerikan Sanat Müzesi" başlığı ilgimi çekiyor. Metro hattını takip ederek kolayca ulaşıyorum. Burası boş olduğunda bile zevkle gezilebilecek bir bina, içine bir de sanat eserleri eklenince zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Bin yedi yüzlü yıllardan itibaren bu kıtada üretilmiş resim, heykel ve plastik sanatlardan örnekler var. Benim en çok beğendiğim üçüncü kattaki modern sanatlar kısmı, buradaki her bir esere ayrı ayrı aşık oluyorum. Belki bir gün yazı ve fotoğraflar eşliğinde bloğa taşırım... Kalan son iki saatte insanların yürüdüğü, selamlaştığı ve alışveriş ettiği gerçek sokaklarda dolaşıyorum. Mayami' nin araç trafiğine dayalı kent yaşantısından sonra doğrusu oldukça iyi geliyor bu. Metroya binip istasyona geri döndüğümde trenimin kalkmasına hala vakit var. İskender kebap, karnıyarık, enginar dolması ve hamburger seçenekleri arasından hamburgerde karar kılıp öğle yemeğimi sipariş ediyorum. Burası istasyon binası içindeki bir Mek Danılds. Hamburgeri ısırırken başta saydığım ilk üçü musallat oluyor yine. Ne yana baksam Türk yemekleri, salataları ve tatlıları görüyorum... Tabi, beynimin içinde cereyan eden hayaller bunlar. Amerikan hazır yemekleri o kadar bıktırdı ki, karısıyla sevişirken başka kadınları hayal eden adamlara dönüyorum ister istemez... Künefenin son parçasına dokunamıyorum, zira daha öncesinde yediğim fıstıklı baklava fena halde tıkamış. Böylece Şikago trenine bindirmiş oldum sizi. Ben de aynı trende ama sizden 19 saat ilerideyim. Günlerden 15 haziran pazar, sevgili trenimiz 3 saat kadar rotar yapmış durumda. Daha Şikagonun Ş' sini (C' sini yani) görmüş değiliz... Bilgisayarı uzun süren bir tuvalet seansında şarj ettim. Her nedense koca trende sadece tuvaletlere koymuşlar prizleri. Bu yazıyı burada kesiyorum. Gelecek sayıda "trabıl guy" ın maceralarını ve camekanlı vagondaki manzara sefasını okuyacaksınız. Bayilerinizden ısrarla isteyiniz...
Öncelikle iki numaranın sonundan bu ana kadar bir özet yapalım. Buyrun...
Mayami- Vaşintın etabı, yolcuğun en uzun etabıydı. Hiç inmeden tam 23 saat 15 dakika (KDV dahil) yol aldık. Çok şükür ki bu süreyi kıçımız üzerinde geçirmeye mahkum değildik. Misal ben nöbeti zaman zaman ayaklarıma devredip beni tren içinde gezdirmelerini, tabir-i caizse eğlendirmelerini istedim. Hani padişahlar zil çalıp "Köçek, dans et" falan derler ya, onun gibi işte. Yataklı vagonu merak ediyordum epeydir "istikamet yataklı vagon" dedim bunlara...
Trende iki farklı yemek vagonu bulunuyor. Biri kafeterya tarzında burger, sosisli mosisli satıyor, diğeriyse lokanta havalarında garsonlu marsonlu bir yer. İşte yataklı vagon bu lokantanın arkasında, yani oraya gidebilmek için lokanta vagonunu geçmek gerekiyor. Yalnız burada rezervasyon usulu çalıştıkları için elini kolunu sallayarak dalamıyorsun içeri... Böyle durumlar için kullanılan "bodozlama" yöntemini uygulamaya karar veriyorum. Doğruca lokantaya dalıp hızlı adımlarla yataklı vagona ulaşıyorum. Tam kapıyı açacağım anda arkadan boğuk bir "eskuizmi sör" geliyor. Eskuizminin boğukluğuna güvenip dalıyorum içeri. Fakat daha üç adım gitmeden aynı eskuizminin büyüyüp serpilmiş hali yetişiveriyor "ESKUİZMİ SÖR"
***
Not: Blogcunun uzun süren bahar temizliğinden dolayı yazıyı daha önce ekleyemedim. Şu an varmam gereken yerden, Lake Ozark Mizuri' den postalıyorum. Serinin dördüncü ve son yazısını temize çeker çekmez göndereceğim.
Yor sinsiırly,
YEC
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
DEMIRYOLU GÜNLÜĞÜ 2
14/6/2008 ·
Sabah yedide kalkıyorum. Gün aymış. Akşamdan toplayıp dirsek temasında hizaya soktuğum bavullarım, askeri bir disiplinle beni selamlıyor. Rahat! Aynada gördüğüm yüz her zamankinden farklı. Giden insanlara özgü bir şaşkınlık var bakışlarında, biraz da çapak.
Dün işteki son günümdü. Yaklaşık bir senedir sürdürdüğüm golf sahası bakım işini başka mecralara taşımak üzere dostça el sıkıştık patronumla. Arkadaş kalalım, dedim. Sakın kişisel olarak almayın...
Sahip olduğum vize nedeniyle bir yerde üst üste iki sezon durmama müsade edilmiyor. Ama bir sezonu dışarıda geçirince tekrar geri gelebiliyorum. O yüzden Amerika' nın yukarı mahallelerinden birinde yeni bir iş buldum bundan bir ay kadar önce. Mizuri Ozark bölgesinde bir Lendsikeyp işi... Mizuri eyaleti ormanları, gölleri, akarsuları ve doğal parklarıyla ünlüymüş. Ama yine de pek güvenmemek lazım, Mayami' nin de paten kayan mini etekli kızları ünlüydü (!) Bir sene içinde gördüğüm patencilerden bu vasıfları taşıyanların sayısı bir elin parmaklarını geçmezken, malesef paten kayan sakallı, bıyıklı erkekler en az on kıllı elin parmakları kadar vardı.
Yüzümü yıkayıp gözlerimi temizliyorum. "Gözünün çapağını yiyeyim" diye bir laf vardı. Ne pismiş hakkaten, insanı tereyağından soğutacak... Geceden hazırladığım "yolculuk kıyafetlerimi" giyerken çorabım olmadığını farkediyorum. Böylece ağzına kadar esvab dolu olan bohçamı bir kez daha boşaltmak nasib oluyor. Çantanın en dibinde ikamet eden çoraplardan bir tane alıp bohçayı geri dolduruyorum. Dört bavul ve üzerimdeki kıyafetlerden ibaret malvarlığımla aşağı kata inerken ses çıkartmama derdindeyim. Ev halkı sabah uykusunun en güzel yerinde... Onlar da çok yakında ayrılacaklar, benden sonra Danyel, sonra Slava... Temmuzdan itibaren tek başına kalacak olan Koreli arkadaşımız KO, Mayami' deki tüm Korelileri toplayıp fahri konsolos olarak hizmet vermeyi planlıyormuş. Söyleyenlerin yalancısıyım.
Eşyaları kapının önüne yığar yığmaz hızır gibi yetişiyor Hasan. Hasan benim daha önceki ev arkadaşım, sağolsun ulaşımla ilgili bir derdim olduğunda hep yanımdadır... Bavulları görünce ilk sözü "hepsi bu mu?" oluyor. Geçen Türkiye yolculuğumda beni geçirmeye geldiği için haklı olarak bir kıyaslama yapıyor. "Bunu bulamayan da var hacı" diyerek kötü bir espri patlatıyorum ama sabahın o saatinde iyi gidiyor.
Şu uydu ile yön bulan aletleri bilirsiniz, nevigeytır olarak tabir edilenler... İşte onlardan almış Hasan, istasyonun adresini yazar yazmaz konuşmaya başlıyor alet "buradan sağ yapacaksınız" diyor... Bacım, sitenin kapısından nasıl çıkacağımızı zaten biliyoruz, sen ondan sonrasını anlat! Şimdi yalan yok, anlatıyor kadın "birazdan sola döneceksin, sol şeride doğru yanaş" deyince notumu veriyorum, akıllı bir şey bu nevigeytır. Hani biraz daha samimi olsak "motoru boğma, vites küçült" gibisinden tavsiyeler de verecek... Nevigeytır nereye derse oraya dönüyoruz, dere tepe düz, ilkbahar güz gidiyoruz, bir de bakıyoruz ki istasyon binası... Yalnız tam bu anda bir kaç sokak numarasını şaşırıyor bizimki, istasyonun önündeyiz ama inemiyoruz "gençler buyrun geldik" demedikçe de ineceğimiz yok. O kadar yürekten bağlanmışız... Neden sonra Hasan "abi geldik sanırım" diyor. "Geldik ama söylemedi ki" diyorum ben hala... Söylesin helalleşip gidecem.
İstasyon beklediğimden daha küçük çıkıyor. Bizdeki küçük ilçe istasyonları gibi bir kapısından girip diğerinden çıkıyorsun. İnternetten aldığım rezervasyon numaramı yetkiliye uzatıyorum. "Kimlik" diyor. Kimliği uzatıyorum, bir iki saniye elinde tarttıktan sonra geri veriyor. Bu süre içinde gözlerini bir kere bile monitörden ayırmadan hem de. Biletim koç siit (coach seat) yani koridorun iki yanı boyunca uzanan çiftli koltuklardan. Yataklı vagon almayı kurarken fiyatları duyduktan sonra vazgeçiyorum "hem diğeri daha sosyal bir ortam" deyip teselli arayarak...
Mayami' den Sent Luis' e direkt giden bir tren yok. İki tren de yok. Üç tren var. Seyahat boyunca iki aktarma yapacağım demek oluyor bu. İlki Vaşintın Disi, ikincisi Şikago' da olacak. Birincisinde 8, ikincisinde 5 saat bekleyeceğim. Çok şükür ki bu beklemeler gündüz vaktine denk geliyor, böylece şehirleri de gezme imkanım olacak. Duraklamalarla beraber yolculuk tam 58 saat sürecek. Daha önce bırakın treni, hiçbir toplu taşıma aracında bu kadar uzun süre bulunmamıştım.
Hasan elinde dört parça kağıtla bana doğru geliyor. Bunlardan her biri bir bavula takılacak, üzerinde adım, adresim yazacak... Kağıtları doldurup valizlere yapıştırıyoruz.
İstasyonlara yabancı olduğum için bir ayrılık hissiyatına sahip değilim. Havaalanı olsa, otobüs terminali olsa duygularım daha belirgin olurdu şüphesiz. Hasan' a sarılıyorum ama sanki gazı varmış ta çıkartmak için vuruyormuşum gibi oluyor. Yüzümde şebek bir gülümsemeyle el sallarken bir senelik alışkanlıklara da el salladığımdan habersizim. Beni kendilerinden biri sanıp İspanyolca laf atan göçmenler, günde dört vakit selamlaştığımız otel personeli, zor zamanlarda desteklerini esirgemeyen Türk dostlar ve ne kadar boza pişirse de ensemde, hakkını yemeyip takdir ettiğim Mayami güneşi. Hepiniz kendinize iyi bakın... "Allah' a emanet olun" da diyeceğim ama, söylediğim gibi fazla havasına girebilmiş değilim bu ayrılışın.
Vagon kapısında biletleri kontrol eden memur arka arkaya zımbalanmış üç tane aktarma bilet görünce başını kaldırıp bakıyor. Ekmek almaya bile uçakla giden insanların memlektinde pek rastlanır şey değil... Trene biniyorum, bizim TCDD vagonlarının bir parça güzeli... Tren boş, belirtilen vagonda olmak kaydıyla herhangi bir koltuğa oturabiliyorsunuz. Cam boyundaki koltuklarda priz var, bu güzel haber... Yemek vagonuna yakın olan tarafta bir cam kenarına oturuyorum. Tam bu sırada bagajları taşıyan araç geçiyor aşağıdan, kendi valizlerimi bir görüşte tanıyorum. Fakat o da ne? Benim valizlerin üzerinde kocaman bir "transfer" yazısı yazmasın mı? Bu da, trenden trene bagaj aktarmalarının onlar tarafından yapılması demek, 58 saat boyunca kendi valizlerimden uzak olmam demek, bahsi geçen süre boyunca hep aynı kıyafetlerle oturacağım demek... Hani "üzerinde paralansın" derler ya, işte tam da öyle olması demek... İlk şoku atlatınca olayın iyi taraflarını da görmeye başlıyorum. Valizle uğraşma derdim olmayacağı için gezeceğim kentleri daha özgür gezebilirim artık. Biraz daha düşünüyorum ama başka iyi bir tarafını bulamıyorum. Resmen kokacağım!
Haydarpaşa ya da Basmane Garı değil, Amerika' nın en güney kentlerinden biri olan Mayami' nin şahsına münhasır kalkış Siteyşın' nı bu. Ve ben İzmir- Ankara seferini yapmakta olan Dokuz Eylül Mavi Tren' de değil, Mayami- Nuyork seferini yapmakta olan 98 Silvır Meteor adındaki Amtrak trenindeyim. Hayat nelere kadir, bundan iki yıl önce söyleseler kesinlikle inanmazdım. Alnımızda, 98 Silvır Meteor' da seyahat te yazıyormuş meğer. Eh kader işte... Ben de yıllardır düşünüyorum bu "98 S M" ne anlama geliyor diye? Meğer alınyazılarında da kısaltma yapıyorlarmış.

Blog hayatımda ilk kez bir trenden yazıyorum size. Ama internetim yok ne yazık ki, tek yapabileceğim taze taze yazıp dondurucuya atmak ve internet bulduğum ilk yerde bloğa postalamak. Şu an itibariyle Corcia eyalet sınırlarına girdik. Herşey yolunda, henüz türbülans yok, hava açık... Uçaklarda pilot nasıl yolcuyla konuşursa burada da makinist konuşuyor. Kulağımda müzik olduğu için can kulağıyla dinleyemedim ama acil çıkış kapılarından bahsetti biraz, bi de "can güvenliğiniz açısından tren içinde ayakkabısız gezmeyin" dedi. Kafamı kaldırıp baktığımda iki amcanın çorapla yürüdüğünü gördüm. Hiç te hayati tehlike altındaki insanlara benzemiyorlardı. Daha çok namaza erken geldikleri içim camide turlayan dedelere benzettim ben.
Takdir edersiniz ki bu yazıyı bir oturuşta yazmadım. Satır aralarında İki defa yemek yedim, vagonlar arasında tura çıktım ve tuvalet sırası bekledim. Tabi bilgisayarı koltukta bıraktığım için gözüm hep arkada kaldı. Tuvalete girdiğimde bile çaktırmadan kapıyı aralayıp bakıyordum. O yüzden şimdi bilgisayarı kaldırıp biraz rahat nefes almak istiyorum. Üç numarada görüşürüz.
***
Not: Bu yazıyı başkent Vaşington Disi' de (Washington, DC) bir kahveciden postalıyorum. Şikago trenine binmeden önce 5 saatim var. Ne yapsam acaba? Kesin olan birşey var, internet başında harcamayacağım.
YEC
Yorum (1) Yorum yaz!
DEMIRYOLU GÜNLÜĞÜ 1
11/6/2008 · Kategori: Sevgili-Dunluk
Çocukluğumdan beri trenlere karşı bir sempatim vardır. Oyalanayım diye verdikleri resim defterlerine hep tren resmi çizer, lokomatif üzerinden çıkan dumanları yapmak için de annemden yardım istermişim. Koca treni, vagonları, pencereleri ve arkadaki karlı dağları tamamladıktan sonra basit bir duman için profesyonel yardım talep etmem nasıl bir ebleklikle açıklanabilir bilmiyorum ama bu iş zamanla annemin canını sıkmaya başlamış. Birgün beni oturtup uzun uzun "duman çizme" dersi verdiğini anlatır. Bu kursu geçip sertifikamı aldıktan sonra çizdiğim tren resimleri şu an bende mevcut. Kağıdın alt kenarında karınca sürüsü gibi tasvir edilmiş uzun trenin öyle bir dumanı var ki, neredeyse resim kağıdının her yerini kaplıyor. Tabi bu duman bulutu içinde kaç kurşun kalemin eridiği belli değil...
Başka bir hatıra hafif bulanık ta olsa zihnimde saklanmış. Küçük dayı Libya' ya gidiyor ve dönüşte hangi oyuncağı istediğimi soruyor. Tabi ki tren! Sonraki altı ay oyuncağımı beklemekle ve arkadaşlarıma, benle iyi geçindikleri takdirde bu trenle oynayabileceklerini vaad etmekle geçiyor. Tren geliyor, hakikatten havalı birşey. Dayıyı mayıyı unutup rayları döşüyorum halı üzerine. İki hat birbirine makaslı bir rayla bağlanıyor. İşte bu makas sistemiyle trenimi bir oraya bir buraya geçirdiğim zamanlar "büyüyünce ne olacaksın?" sorusuna "istasyon makas şefi" cevabını verdiğim zamanlara denk düşüyor.
Yaş 23 küsür bu sefer... Bir arkadaşımda da aynı tren seti olduğunu öğreniyorum. Üç gün sonra bizim evde buluşup raylarımızı birleştiriyoruz, voltranı oluşturmak gibi birşey... Ben yine makas başında yerimi alırken, arkadaşım emekler vaziyette trenleri takip ediyor. Kısa sürede dizlerini paraladığından dolayı görevi ben devralıyorum; çocukken bu vaziyette saatlerce sürünebilmemizi neye bağlamak lazım acaba?Kafamı halının üzerine koyup tek gözümü kısarak vagonlara bakıyorum, allahım bir zaman tünelinden geçmiş gibiyim. Şimdi yine eskisi gibi o vagonların içinde, keçi kıllı halı ülkesinin esrarengiz şehirlerine doğru yola çıkabilirim. Ve çıkıyorum da... "Hadi oğlum eve gidiyoruz artık" diyen de olmadığı için karnımız acıkana kadar saatlerce trencilik oynuyoruz. Evet, yaş 23 demiştik di mi? Utanmıyoruz bundan asla Tren anıları birinden diğerine sürükledi beni. Yazının girişinde bir iki cümleyle bahsedip geçeyim diyordum ama dalmışım. Belki niye böyle bir tren muhabbeti açtığımı merak etmişsinizdir. Efendim çok yakında uzun bir tren seyahatine çıkıyorum, üç gün sürecek bir seyahat. Mayami' den Sent Luis' e geçiyorum. Uçakla iki saat kadar süren yolu ben trenle üç günde alacağım. Herkesin tuhaf karşıladığı bu seçimimi bari siz yadırgamayın diye trenlere olan merakımı anlatarak girdim. İkinci bir etkense biraz sağı solu görmek istemem. Toplamda bir yıldır ABD' deyim ama Florida' nın dışına ancak bir kere çıkabildim. Hoş, doğduğundan beri Mayami' den çıkmamış Amerikalılarla da tanıştım ama çok şükür ki ben Türküm. Bizim göçebe bir geleneğimiz var.
Sent Luis' e (St. Louis) gitme nedenimi bir sonraki yazıya bırakarak, rotamı takdim ediyorum size. Sonraki yazıda görüşmek üzere. Becerebilirsem bunu yeni bir seyahat yazı dizisi yapmak istiyorum.

Resmi daha büyük görmek için tıklayın.
Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »